
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, Keloğlan muradına ermiş, güzeller güzeli Ayşegül’ü ile evlenmiş. Düğün dernek kırk gün kırk gece sürmüş, köyün bütün bekar delikanlıları kıskançlıktan çatlamış. Lakin düğün bitip de Keloğlan ile Ayşegül kendi yuvalarına çekilince, bacadan girmesi gereken mutluluk dumanı bir türlü tütmez olmuş.
Sorun neydi, kimse bilmezmiş. Daha doğrusu Keloğlan ile Ayşegül bilmezden gelirmiş. Birbirlerini çok severlermiş, lakin yatak odalarının kapısı kapandığında aralarına sanki görünmez bir duvar örülürrmüş. Keloğlan’ın aklında bin bir endişe, “Acaba iyi bir koca mıyım?”, “Ya Ayşegül’ü mutlu edemezsem?” diye düşünmekten neşesi kaçarmış. Ayşegül ise bu sessizlikten “Acaba artık beni beğenmiyor mu?” diye kendi kendine dertlenirmiş. Bu sessiz dert, evin neşesini süpürüp götürmüş.
Durum böyleyken, köy ahalisi de boş durur mu? Her sabah bir komşu kadın elinde bir tavsiyeyle kapıyı çalıyormuş:

“Keloğlan’ım, her sabah aç karnına tam 41 tane ceviz yiyeceksin, bak o zaman nasıl dağları delersin!” diyormuş biri.
Keloğlan bir hafta boyunca ceviz yemiş. Artık rüyasında ceviz ağaçlarıyla boğuşuyormuş ama nafile!
Bir diğeri, “Ayşegül kızım,” diye fısıldıyormuş, “Şafak sökerken güvercin sütü içir kocana, şifası ondadır!”
Zavallı Ayşegül, güvercinleri kovalarken az daha damdan düşüyormuş.

En sonunda köyün en yaşlısı Hızır Dede, elinde kırmızı bir kurdeleyle geldi: “Oğlum,” demiş gizemli bir sesle, “Bunu… ee… şeyine bağlayacaksın. Nazara karşı birebirdir!”
Keloğlan’ın da Ayşegül’ün de sabrı tükenmiş. Bir gece, Keloğlan mutfakta yine cevizleri sayarken, Ayşegül yanına oturmuş ve onun elini tutmuş. “Keloğlan,” demiş yumuşacık bir sesle. “Cevizler, kurdeleler, güvercinler… Belki de biz yanlış yerde arıyoruz çareyi.”
Keloğlan şaşkınlıkla karısına bakmış. “Ne yapacağız peki?”
“Duyduğuma göre,” demiş Ayşegül, “Ormanın derinliklerinde yaşayan Bilge Kaplumbağa varmış. Derdi olanın derdine, sırrı olanın sırrına ortak olurmuş. Köyün dedikodusundan daha iyidir, ne dersin? Bu yükü birlikte taşıyalım.”
Keloğlan ilk defa omuzlarından bir yükün kalktığını hissetmiş. Utancını bir kenara bırakıp karısının elini sıkmış “Gidelim,” demiş.

Ertesi gün, el ele verip Bilge Kaplumbağa’nın yaşadığı söylenen yaşlı çınar ağacının kovuğuna varmışlar. Kaplumbağa, onları yüz yıllık gözleriyle süzmüş ve yavaşça konuşmuş:
“Hoş geldiniz, çocuklar. En ağır yük, kimseyle paylaşılmayan sırdır. Siz buraya birlikte gelerek yükünüzü zaten yarılamışsınız.”
Keloğlan ile Ayşegül, utana sıkıla dertlerini anlatmışlar. Endişelerini, korkularını, sessizliklerini…
Bilge Kaplumbağa onları sabırla dinlemiş ve başını sallamış. “Siz,” demiş, “sihri cevizde, kurdelede arıyorsunuz. Oysa asıl sihir kelimelerdedir. Birbirinizle havanın durumunu, buğdayın fiyatını değil de kalbinizin durumunu en son ne zaman konuştunuz?”
İkisi de başlarını öne eğmiş.
Kaplumbağa devam etmiş: “Bir bahçe bir gecede çiçek açmaz. Ona güneş (yani şefkat), su (yani sohbet) ve sabırlı eller (yani anlayış) gerekir. Siz sürekli meyveyi (yani sonucu) düşünmekten, bahçenin bakımını yapmayı unutmuşsunuz. Eve gidin. Bir hafta boyunca tek göreviniz var: Her gün birbirinizi bir kez güldürmek ve uyumadan önce birbirinize bir korkunuzu anlatmak. Başka hiçbir baskı, hiçbir beklenti yok.”
Bunun üzerine Keloğlan ile Ayşegül, kendilerini tüy gibi hafiflemiş hissederek evlerine dönmüşler. O akşam, ilk başta biraz tuhaf gelse de, Bilge Kaplumbağa’nın dediğini yapmışar. Keloğlan, “kocası olarak yetersiz kalmaktan” korktuğunu itiraf etmiş. Ayşegül ise “artık sevilmediğini düşünmekten ve yalnız hissetmekten” korktuğunu söylemiş.
O gece yıllardır ilk defa birbirlerinin ruhuna dokunmuşlar.
O gece yıllardır ilk defa birbirlerinin ruhuna dokunmuşlar.Sonraki günler kahkahalarla dolmuş. Birlikte yemek yapmışlar, eski komik anılarını hatırlamışlar, şakalaşmışlar. Evin üzerine çöken o kasvetli bulut dağılıp gitmiş. Yatak odası artık bir sınav salonu değil, günün yorgunluğunu birlikte attıkları, sohbet ettikleri, güldükleri bir huzur yuvası olmuş.
Ve bir akşam, hiç beklemedikleri, hiç zorlamadıkları bir anda, aralarındaki o görünmez duvar kendiliğinden yıkılıvermiş. Çünkü önce kalpleri, sonra da sohbetleri birleşmiş. O an, cevizlerin ya da kurdelelerin vaat ettiğinden çok daha sihirliymiş.
Masalın sonunda, Keloğlan ile Ayşegül, bahçelerinde el ele oturuyormuş. Köy ahalisi hâlâ bir şeyler fısıldıyormuş ama onlar sadece birbirlerine bakıp gülümsüyorlarmış Artık bir sırları varmış ama bu sır bir yük değil, onları birbirine daha sıkı bağlayan bir bağmış. Ve cevizleri de artık sadece afiyetle yiyorlarmış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri bu masalı anlatanın, biri dinleyenin, en büyüğü de derdini tek başına taşımayıp sevdiğiyle paylaşabilenin başına…
