Sultan Doymaz ve Tadı Kaçan Dünya

Sultan Doymaz ve Tadı Kaçan Dünya
Evvel zaman içinde, yedi iklimin en zengin, en görkemli ülkesinde, adına Sultan Doymaz dedikleri bir padişah yaşarmış. Bu Sultan Doymaz’ın sarayları altından, bahçeleri yakuttanmış. Yediği önünde, yemediği ardındaymış. Kırk karısı, yüzlerce cariyesi varmış. Gel gelelim, Sultan’ın yüzü bir türlü gülmezmiş. İçinde bir açlık, bir eksiklik hissi varmış ki, ne yapsa doymazmış.
Sultan Doymaz, bu doyumsuzluğunu en çok hareminde yaşarmış. Dünyanın en güzel kadınları onun için süslenir, en güzel dansları eder, en tatlı şarkıları söylermiş. Ama Sultan için hepsi bir anlık hevesten ibaretmiş.
Bir çiçeği koklar koklamaz diğerine uzanır, bir şerbeti içer içmez öbürünü istermiş. Hiçbir anın, hiçbir birlikteliğin tadını çıkaramaz, aklı hep bir “sonraki”nde, “daha fazlası”nda kalırmış. Onun için her şey bir fetih, her kadın ise fethedilecek yeni bir kaleymiş. Fetheder etmez de sıkılıp yenisine yönelirmiş.
Bu durum, sarayda büyük sorunlara yol açmaya başlamış:
 Haremindeki kadınlar mutsuz ve kırgınmış. Kendilerini değerli bir eş değil, Sultan’ın anlık hevesini tatmin eden bir obje gibi hissediyorlarmış. Aralarında dedikodular, kıskançlıklar ve hüzün kol geziyormuş. Sarayın neşesi kaçmış.
 Sultan’ın aklı fikri bu doyumsuzlukta olduğu için devlet işleriyle ilgilenmez olmuş. Divan toplantılarında vezirler memleketin halini anlatırken, Sultan Doymaz “Acaba Çin’den gelen yeni cariye nasıl?” diye hayallere dalarmış.
Köprüler yıkılıyor, halk vergilerden bunalıyor, düşmanlar sınırda cirit atıyormuş ama Sultan’ın tek derdi kendi bitmeyen iştahıymış.
 Sultan, bu doyumsuzluğuna çare bulmak için dünyanın dört bir yanından hekimleri, büyücüleri, şarlatanları saraya doldurmuş. Kimi “Ejderha hıçkırığından yapılmış iksir” satıyor, kimi “Deniz kızı gözyaşıyla yazılmış muska” vaat ediyormuş. Hazine, bu sahtekarlara akıtılan altınlarla günden güne eriyormuş. Sultan bir keresinde sırf “heyecan olsun” diye tamamen lokumdan bir oda yaptırmış, ama oda yaz sıcağında eriyip yapış yapış olunca her yeri karıncalar basmış.
Bir gün Sultan Doymaz, yine her şeyden sıkılmış halde sarayın mutfaklarına inmiş. Canı öyle sıkkınmış ki, önündeki bin bir çeşit yemeğe bile bakmıyormuş. O sırada, saçları un gibi beyazlamış, yüzü bilgelikle aydınlanan Aşçı Nine’yi görmüş. Aşçı Nine, tek bir domatesi eline almış, onu kokluyor, okşuyor, adeta onunla konuşuyormuş.
Sultan merakla sormuş: “Bre kadın! Önünde dağ gibi pilavlar, kuzu çevirmeler dururken, o bir tek domatesle ne yaparsın öyle?”
Aşçı Nine, Sultan’a dönüp gülümsemiş. “Sultanım,” demiş yumuşacık bir sesle. “Aklı hep bir sonraki lokmada olan, yediği yemeğin tadını alabilir mi? Sürekli ziyafetin sonunu düşünen, ilk çorbanın sıcaklığını hissedebilir mi? Ben bu domatesin güneşini, toprağını, kokusunu içime çekiyorum. Onun tadını çıkarıyorum. Çünkü doymak, çok yemekle değil, yediğinin hakkını vermekle olur.”
Bu sözler Sultan’ın beyninde bir şimşek gibi çakmış. Yıllardır yaptığı şeyin tam da bu olduğunu fark etmiş. Sürekli bir sonraki “lokmayı” düşündüğü için, o an yediği hiçbir şeyin tadını alamıyormuş. Sürekli bir sonraki “fethi” arzuladığı için, yanındaki insanın sıcaklığını, sevgisini, ruhunu hissedemiyormuş.
O günden sonra Sultan Doymaz değişmeye başlamış.
Önce Divan’ı toplamış ve vezirlerini ilk defa gerçekten dinlemiş. Yıkılan köprüleri onartmış, halkın dertlerine çare olmuş. Sonra haremini ziyaret etmiş. Ama bu kez bir fatih gibi değil, bir dost gibi… Kadınlarla sohbet etmiş, onların hayallerini, korkularını sormuş. Onlarla birlikte gülmüş, onlarla birlikte hüzünlenmiş. Birlikte bir anı paylaşmanın, sadece bedenen değil, ruhen de birlikte olmanın hazzını keşfetmiş.
Artık “daha fazlasını” aramıyormuş, elinde olanın “derinliğine” iniyormuş. Bir kadının gözlerindeki pırıltının, hazinedeki tüm elmaslardan daha değerli olduğunu fark etmiş. İçindeki o bitmeyen açlık, yerini tatlı bir huzura ve doyuma bırakmış.
Sultan Doymaz’ın adı artık Sultan Doymuş’a çıkmış. Çünkü anlamış ki, gerçek doyum; sürekli ve daha fazlasını tüketmekte değil, sahip olduğun tek bir anın bile hakkını vermekte, onun tadını sonuna kadar çıkartmakmış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri, mutluluğun nicelikte değil nitelikte olduğunu anlayanlara. Biri, anın tadını çıkarmayı bilenlere. Ve sonuncusu da, gerçek doyumun bedende değil, kalpte ve ruhta başladığını fark edenlereymiş..
Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir