
Masmavi bir göğün altında, gürül gürül akan nehirlerin ve fısıldayan ormanların ortasında, kalbinde büyük bir özlemle karışık anlaşılmaz bir ağırlık taşıyan genç bir ruh yaşarmış. Sanki kendi yaşamının değil de, kendinden çok önce yaşamış olanların hikayesini sırtlanmış gibi yorgun ve bitkinmiş. Bu yükün sırrını çözmek için sisli bir yolculuğa çıkmış ve yolu onu kadim, sırlarla dolu bir aynanın önüne çıkarmış.Aynanın derinliklerine daldığında, yalnızca kendi yansımasını değil, geçmiş kuşakların gölgelerini de görmüş. İlk gölge, sert bir kış rüzgarı gibi esen, her şeyi kusursuz yapmak isteyen ve evin her köşesinde otoritesini hissettiren güçlü bir kadınmış. Hemen yanında ise sessizliğe bürünmüş, midesinde tarifsiz bir ağrıyla kendi içine kapanmış, mahzun bir adam duruyormuş. Bu iki gölge arasında görünmez bir duvar yükseliyor, sevgi akmak istese de, geçmişin kıtlıkları ve terk edilmişlikleri bu akışı buzdan bir nehre çeviriyormuş. Ruh, bu manzara karşısında kendi boğazında da bir düğüm hissetmiş, sanki susturulmuş, söyleyemediği kelimelerle esniyormuş.Masal bu ya, bu aile bahçesinde sadece insanlar değil, ruhun yolculuğuna rehberlik eden kadim hayvanlar da belirmiş. Göğün en tepesinde bembeyaz, zarif bir kuş kanat çırpıyormuş; sol kanadı geçmişin tüm güzelliklerini ve bereketini taşıyor, pırıl pırıl parlıyormuş. Ancak sağ kanadı geleceğe doğru açılmakta zorlanıyor, ağır bir yük taşıyor gibi duruyormuş. Bu kuş, “Olanı olduğu gibi kabul et,” diye fısıldamış ruhun kulaklarına, kadim bir bilgelikle. Ormanın derinliklerinden yaşlı ve koruyucu bir kurt belirmiş, yanı başında kudretli bir aslan adımlıyor, ilerlemeye can atıyormuş. Ancak her adımda, küçük bir çocuğun omuzlarında taşıdığı, kendine ait olmayan bir babalık pelerininin ağırlığını da hissediyormuş. Bu pelerin, ruhun bolluk ve bereket nehrine ulaşmasını engelleyen, büyükannelerinin “biz yokluk gördük, parayı reddettik” diyen fısıltılarıyla dokunmuş gibiymiş.Ruh, aynanın derinliklerindeki bu gölgelere bakarak, içinden gelen en derin sesle konuşmaya başlamış: “Sevgili babam,” demiş, “bunca zaman haddimi aşıp sana babalık yaptığım için özür dilerim. Ben sadece senin küçüğünüm, sen ise benim büyüğümsün. Senin yüklerini sana, ait oldukları yere sevgiyle bırakıyorum.” Bu sözlerle birlikte, ruhun omuzlarındaki babalık pelerini çözülüp yere düşmüş, bir taşın suya düşüşü gibi.Sonra büyükannelerini ve dedelerini görmüş aynada. Onların yaşadığı tüm zorlukları, kıtlıkları, iflasları ve terk edilmişlikleri kalbinden onurlandırmış. “Sizin yaşadığınız her şeyi görüyorum ve saygıyla eğiliyorum,” demiş. “Sizin kaderiniz size ait, benimki ise bana. Siz parayı ve bolluğu reddetmiş olsanız da, ben sizden aldığım bu hayatı onurlandırmak için bolluğu ve bereketi kabul etmeyi seçiyorum.”Bu sözlerle, ruhun üzerindeki son görünmez ağırlık da dağılıp gitmiş. Bedeninde tarifsiz bir hafiflik belirmiş, yüzünde tatlı bir sıcaklık yayılmış. Boğazındaki düğüm çözülmüş, yerini derin ve ferah nefeslere bırakmış. Artık sistem yerli yerindeymiş, herkes kendi doğru konumundaymış.Ruh, sırtındaki görünmez pelerini o kadim aynanın önünde bırakmış. Artık kendi adımlarıyla, kendi masalını yazmak üzere güneşli yollara koyulmuş. Işığa alışan ruhu, yeniden doğmuş gibiymiş.

Yazarın Notu:
Sistemdeki yerinizi bulduğunuzda, yaşam nehri sizin için çok daha gür ve özgür akacaktır.