Bir zamanlar, dağların arkasında, yemyeşil vadilerin ortasında küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada, kalbi kocaman, ruhu incecik bir marangoz yaşarmış. Adı Demir’miş. Boyu posu pek uzun olmasa da, elleri öyle maharetli, gönlü öyle zenginmiş ki, kasabanın en sevilen simalarından biriymiş.

Bir gün, Demir’in yolu kasabaya yeni taşınan, saçları güneş ışığı, gülüşü bahar esintisi gibi bir genç kızla kesişmiş. Adı Elif’miş. Elif’in gülüşü, Demir’in atölyesindeki talaş kokusunu bile çiçek bahçesine çeviriyormuş. Bir yıl sonra, bu aşkın meyvesi olarak Kuzey adında bir oğulları dünyaya gelmiş. Babasının uzun ömürlü çam kokusuyla annesinin taze papatya kokusunu taşıyan bir bebekmiş Kuzey.

Ne var ki, Kuzey’in ilk doğum gününde kasabaya kara bulutlar çökmüş, Elif sessiz sedasız aralarından ayrılıp gitmiş. O günden sonra Demir’in neşeli atölyesi bir matem evine dönmüş. Her gece, oğlunu kundağında sallarken Elif’in en sevdiği şarkıyı mırıldanır, mezarının başucuna her sabah taze bir papatya bırakırmış; sanki Elif’i yeni görmüş gibi. Sevdası, zamanla solan bir resim değil, aksine her gün daha da derinleşen bir oyma işiymiş.

Yıllar geçmiş. Kuzey, tıpkı babası gibi marangozun atölyesinde ahşap kokuları içinde büyüyormuş. Bir gün, Demir’in atölyesine yeni bir kadın gelmiş. Gözleri sevgi dolu, saçları toprağın rengindeymiş. Kuzey’in annesiz kalmış yanını görmüş ve sessizce babasının atölyesine yerleşmiş. Kadın, Kuzey’e annelik yapmaya başlamış. Kuzey’i okuldan o karşılıyor, boynuna atlayan Kuzey’i kucaklıyor, ödevlerine yardım ediyormuş. Kuzey ona “anne” diye sesleniyormuş, çünkü bir annenin sadece karnından değil, kalbinden de doğulabileceğini öğrenmiş.


Kuzey, annesi Elif’i hiç unutmamış, her ay babasından habersiz gizlice mezarlığa gider, mezar taşını eliyle okşar, ona sessizce gününün nasıl geçtiğini anlatırmış. Ama başkalarının yanında ondan bahsetmezmiş. Babasının yüzünde beliren o hüzünlü ifadeyi görmek istemiyormuş. Ya da bir arkadaşının “senin annen…” diye başlayan cümleler kurmasından çekiniyormuş. Başkalarının gözünde acınası bir çocuk, farklı bir aileye sahip bir oğlan olmak istemiyormuş.
Kuzey büyümüş, bir yazar olmuş. Kitapları çok okunuyormuş ama o, hep içten içe bir eksiklik hissediyormuş. Sanki ne yazarsa yazsın, ne kadar başarılı olursa olsun, bir tarafı görülmüyormuş. Kalemiyle yazdıkları, bir sisin ardından okunur gibiymiş.

Bir gece, Kuzey yatağında uzanmış, zihni yazdıklarıyla doluymuş. Birden, odası bir tiyatro sahnesine dönmüş. Karşısında bir kadın figürü belirmiş, yüzü bulanık, ama duruşu kırgınmış. Kadın ona doğru yavaşça yürümüş. Kuzey’in boğazı düğümlenmiş.
“Ben,” demiş kadın, sesi bir fısıltı gibiymiş, “senin ilk annenim. Beni yok saydın.”
Kuzey’in gözleri dolmuş. “Ben… ben sadece korumak istemiştim. Kimse üzülmesin, sen de hep iyi anılarla anıl diye…”
Kadın figürü başını iki yana sallamış. “Benim yokluğumun da bir hikayesi var. Onu yok sayarak, hikayenin yarısını sildin. Bu yüzden ne kadar yazarsan yaz, ne kadar anlatsan da, kendi hikayende hep görünmez kaldın. Çünkü hikayenin yarısı karanlıkta kaldı.”
Kadının sözleri, bir şimşek gibi Kuzey’in aklını aydınlatmış. O ana kadar bir kalkan zannettiği sessizliğin, aslında en derin yarası olduğunu anlamış.

Ve o andan sonra, yazdığı her satırda artık hem babasının hem de iki annesinin tüm hikayesi varmış. Ve en sonunda, kendi hayatının yazarının da, bu hikayenin tüm parçalarını gören kendisi olduğunu anlamış.
