Bir zamanlar, göz alabildiğine uzanan bereketli topraklar varmış. Bu topraklar, mevsimler boyunca türlü güzelliklere ev sahipliği yapar, cömertçe ürünlerini sunarmış. Ama gel zaman git zaman, insanlar daha fazlasını istemişler. Toprağın içinden çıkan bereketi hemen tüketseler de, bilmeden toprağa zarar veren şeyler atmışlar. Toprak ana her geçen gün biraz daha yorulmuş, rengi solmuş, sesini çıkarmamaya başlamış.

Derken, toprağın bilge ruhunu dinleyenler çıkmış. Fark etmişler ki, bu güzel arazileri sadece birer ekim alanı olarak görmek yetmezmiş. Toprak, kendi içinde yaşayan binlerce canlının, suyun, havanın uyum içinde olduğu bir yuva imiş. Ve bu yuvanın bazı yerleri, farklı hayallere de ev sahipliği yapabilirmiş. “Neden,” demişler, “bu toprakların bir kısmına, doğanın kollarında, kuş sesleri ve çiçek kokularıyla dolu, huzurlu evler kurmayalım?

Öyle evler ki, toprağı incitmesin, suyu kirletmesin, havayı bozmasın. Taştan, ahşaptan, toprağın kendi ruhundan ilham alan evler olsun.”
Bu fikir, toprağın yorgun ruhuna bir can suyu gibi gelmiş. İnsanlar, mimarlar ve bahçıvanlar bir araya gelmiş. Arazinin en gözde, en güzel yerlerinde, doğayla bütünleşen, şık ve sade yuvalar yükselmeye başlamış. Bu evler, sadece insanlara değil, bölgenin kuşlarına, kelebeklerine ve minik canlılarına da yeni birer yaşam alanı sunmuş.

Artık, bereketi sadece ürünlerinden değil, aynı zamanda bu güzellikten de kazanıyorlarmış. İnsanlar şehirlerin gürültüsünden kaçıp bu doğal cennetlere akın ederken, bu topraklara yeni bir canlılık gelmiş.
Fakat asıl mucize, tarlaların geri kalanında gerçekleşmiş. Eskiden toprağı hasta eden, ürünleri tatsızlaştıran o keskin kokulu zehirli sıvılar artık kullanılmaz olmuş. Toprağın bilge dostları, zehrin hiçbir faydası olmadığını, asıl gücün doğanın kendi içinde saklı olduğunu fısıldamışlar. Toprağın kendi kendini temizleme gücü varmış meğer! Küçük, görünmez canlılar, toprağın derinliklerinde uyum içinde çalışmaya başlamışlar. Hava, su ve güneşin büyülü dokunuşuyla, toprak kendi yaralarını sarmış, eski gücüne kavuşmuş. Hastalıklı bitkiler yerine, daha dirençli, daha lezzetli ürünler vermeye başlamış. Çiçekler daha parlak açmış, kelebekler daha neşeyle uçmuş.

Tarlalar, artık sadece birer ürün deposu değil, aynı zamanda canlı birer masal bahçesiymiş. Toprak, zehirli izlerinden arınmış, tertemiz olmuş. İnsanlar da anlamışlar ki, doğanın bilgeliğine kulak vermek, ona saygı duymak, en büyük zenginlikmiş. Çünkü en güzel kazanç, toprağın gülümsemesi ve doğanın sunduğu sonsuz bereketmiş.
Ve o günden sonra, o topraklar, hem insanlara hem de tüm canlılara huzur ve mutluluk saçan, masallar diyarının en güzel köşelerinden biri olmuş.