Gezegenin Sessiz Çığlığı

 
Yüzyıllar ötesinden, rüzgarların fısıldadığı, derelerin şakıdığı, kuşların ninniler söylediği bir hikaye bu. Gözlerini kapa ve dinle… İşte o hikaye, böyle başlıyordu:
Her yer yemyeşildi, masallardaki gibi bir diyarı andırıyordu. Göğe uzanan dallar, güneşin ışıklarını süzerek toprağa dantel gibi işlemeler düşürürdü. Derinliklerinde kuşların neşeli cıvıltıları, rüzgarın ağaçların yapraklarında fısıldayan melodileri duyulur, berrak dereler şırıl şırıl akıp hayat saçardı. Bu uçsuz bucaksız orman, yalnızca ağaçlardan ibaret değildi; her biri ayrı bir mucize olan bin bir çeşit canlının evi, soluduğumuz her nefesin kaynağı, dünyamızın akciğerleriydi. Huzur ve yaşamla dolu bu cennet köşe, yüzyıllardır nesiller boyu canlılara kucak açmış, onlara yuva olmuştu.
 
 
Lakin bir gün, bu güzellikler üzerine gölgeler düşmeye başladı. Sadece bilmeden atılan bir kıvılcım değil, bazen uzak diyarlardaki büyük masalcıların çizdiği haritalar, bazen de parıltılı vaatlerle gelen fısıltılar bu ormanların kaderini değiştirdi. Bazıları, “gezegene hakim olma ve her şeyi kontrol etme” adına, görünmez ipliklerle örülmüş büyük bir ağın kurulacağını söylüyordu. Bu ağın kurulabilmesi içinse, koskoca ağaçların ve onların gölgesindeki yaşamların, önemsiz birer engel olduğu düşünülüyordu.
 
İşte o zaman, ormanlara sinsi bir ateş düştü. Önce minik bir duman tütmeye başladı, sonra alevler yükseldi. Rüzgarın da etkisiyle yangın hızla yayıldı, o yemyeşil dünya bir anda kızıl bir cehenneme döndü. Ağaçlar hışırtıyla devriliyor, dumanlar gökyüzünü kaplıyor, kaçışan hayvanların çaresizliği her yere sinmişti.
 
 
O güzelim kuş sesleri yerini yangının uğultusuna, derelerin şırıltısı da alevlerin çatırdayan sesine bırakmıştı. Ormanın kalbinden yükselen o dayanılmaz acı, bütün canlıların ruhuna işleyen bir feryattı; alevlerin arasında yok olan bir yaşamın sessiz çığlığıydı.
 
Yangını çıkaranlar, ormana komşu köylerde yaşayan, bazen bilerek, bazen de bilmeden bu kıvılcımı yakan insanlardı. Yükselen dumanları gördüklerinde, başlarda kendi evlerinin güvenli duvarları ardında rahatça duruyorlardı. Hatta bazıları, alevlerin ardından gelecek altın köprülerin, yeni binaların ve parıltılı şehirlerin hayalini kuruyordu. Ancak rüzgar yön değiştirdiğinde, alevler de tıpkı bir canavar gibi yön değiştirdi. Ateş, bir nefeste yutarcasına kendi topraklarına, evlerinin bahçelerine ve sonunda yaşam alanlarına sıçradı.
Birden, kendi kapılarının önünde o korkunç sıcaklığı, o boğucu dumanı hissettiler. Çocuklarının gözlerindeki korkuyu gördüler, hayvanlarının panik içindeki seslerini duydular. Bir zamanlar ormanın kalbinden yükselen o dayanılmaz acı, şimdi kendi evlerinin duvarları arasında yankılanıyordu. Kendi elleriyle çıkardıkları o yangın, şimdi kendi kapılarına dayanmıştı. İşte o an, ormanın çaresizliğinin ne demek olduğunu, bir yuvanın yanmasının nasıl bir his olduğunu iliklerine kadar yaşadılar.
 
 
Günlerce süren yangın sonunda dindiğinde, geriye sadece kapkara bir manzara kaldı. Eskiden yemyeşil olan her yer kül rengine bürünmüştü. Kendi evleri, ahırları, bahçeleri de ormanla birlikte yanıp kül olmuştu. Hayvanların yuvaları, ağaçların gölgeleri, derelerin sesi… hepsi yok olmuştu. Ve şimdi onların da yuvası, her şeyleri yok olmuştu.
O zaman, ormanı yakanlar, yaptıkları hatanın büyüklüğünü anladılar. Ama bu anlayış, pişmanlık değil, sadece yitip gidenlerin ve kendi kayıplarının soğuk bir gerçeğiydi. O sessiz çığlık, şimdi vicdanlarında değil, sadece kulaklarında bir uğultu gibi yankılanıyordu. Geri alabilselerdi, yine aynı çıkar için yapmaktan çekinmezlerdi belki de. Ama yanan ormanın külleri arasında, kendi elleriyle yarattıkları yıkımın bedelini ödemeye başlamışlardı.
 
Ve “gezegene hakim olma ve her şeyi kontrol etme” adı altında yapılan her şeyin, aslında bir yok oluşa nasıl yol açtığını acı bir şekilde öğrendiler.
Ve bu felaketin yankıları, sadece o yanan ormanın yakınında değil, dünyanın en uzak köşelerinde, en büyük kararların alındığı masal saraylarında bile hissedildi. Çünkü ormanlar, dünyanın kalbiydi. O kalp durduğunda, yeryüzünün dengesi sarsıldı. Kimse, zenginlikleriyle parlayan odalarında oturanlar bile, artan kuraklıktan, kirlenen havadan, değişen mevsimlerden kaçamadı. O sessiz çığlık, şimdi tüm dünyanın ortak acısı olmuştu. Ve bu acı, kimileri için derin bir ders olurken, kimileri için sadece kaçılamayan bir sondu.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir