Görünmez Şefkatli Sınır

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak diyarlarda, ruhu yorgun, kalbi kırık bir genç adam yaşarmış. Bu adam, doğup büyüdüğü toprakları, anasını, babasını arkasında bırakıp çok uzaklara, gurbete göç etmiş. Ancak kalbi öyle büyük, ruhu öyle derinmiş ki, aslında o sadece kendini değil, soyunun geçmişten bugüne taşıdığı tüm kederleri, yaşanmamış sevdaları ve yarım kalmış hikayelerin sessiz ahlarını da heybesinde götürmüş. Çünkü o, soyunun dertlerine derman olmak, geçmişin tüm o ağır yükünü sevgiyle eritmek için doğmuş bilge bir Lokmanmış. Kendi anasıyla babası ise geçmişin o eski, gölgeli mutsuzluğuna öyle bir saplanmışlar ki, oğullarının hep o yarım kalan eski sevdasına dönmesini, kendilerinin çizdiği yoldan ve meslekten gitmesini ister, onu sürekli kınarlarmış.. Oğlan gurbette kendi yolunu çizdikçe, onlar daha da kırılır, kendi mutsuzluklarının acısını evlatlarından çıkarırlarmış.
Günlerden bir gün bu genç, gurbet elde kalbinde tıpkı kendisininki gibi derin bir ah taşıyan, hüzünlü ama çok güzel bir kızla karşılaşmış. İki yaralı yürek birbirini görmüş, birbirine yuva olmuş ve evlenmişler. Ne var ki bu evliliğin üstünde kara bir bulut gibi dolaşan biri varmış; kızın annesi, yani oğlanın kayınvalidesi. Bu kadın, bitmek bilmeyen dertleriyle, dur durak bilmeyen dırdırlarıyla gençlerin hayatının tam ortasına kurulmuş. Kendi kızını güçsüz, pısırık görür, her fırsatta parmağını sallayarak, “Siz eninde sonunda ayrılacaksınız, bu yuva yıkılacak!” diye felaket tellallığı yaparmış. Etraftaki herkes de kadının bu kapkara sözlerine alkış tutar, bu evliliğin biteceği günü beklermiş. Fakat genç kadın, annesinin ve tüm dünyanın bu karamsar seslerine inat, sevdiğinin elini sıkıca tutar ve başını dik tutarak, “Ben mutluyum, biz mutluyuz!” diye fısıldarmış.
Genç Lokman, bir gece rüyasında ak sakallı, nur yüzlü dedesini görmüş. Dedesi ona yaklaşmış, elini omzuna koymuş ve “Oğul,” demiş, “sen bu dünyaya sadece bir evlat olarak gelmedin. Sen bu ailenin bitmek bilmeyen kederini, dertlerini ve o eski ahları dönüştürecek olan bilge Lokmansın.. Sırtındaki bu ağır yük senin değil, geçmişten devraldığın mutsuzluktur. Şimdi ananın, babanın ve kayınvalidenin dertlerini ve kaderlerini saygıyla kendilerine iade et. Onları hayatının tam ortasından çek ki, kendi yuvanın ışığı parlasın.”
​Genç adam uyanır uyanmaz ne yapması gerektiğini anlamış. Önce gözlerini kapatmış; arkasında yarım bıraktığı o sevdiceğini ve babasının hayallerini hayalinde karşısına almış. İçinden, “Sizleri yarım bıraktım, kendi yoluma gittim. Bu soyun bağlarındaki yerinizi ve hakkınızı teslim ediyorum. Yaşattığım her hayal kırıklığı için özür dilerim, artık sizleri de kendimi de serbest bırakıyorum” diyerek o gizli sızıyı nihayete erdirmiş. Eşinin elini tutmuş. Artık ne anasının babasının yargılarına kırılmış, ne de kayınvalidesinin “ayrılacaksınız” diyen dırdırlarına öfkelenmiş. Bir bilge zarafetiyle, büyüklerinin önünde saygıyla eğilmiş, onların mutsuz kaderlerini ve acılarını sevgiyle onurlandırmış ama “Sizin yükünüz sizindir, benim yuvam ise bana aittir,” diyerek araya görünmez, şefkatli bir sınır çizmiş.

Genç kadın da, kocasının bu güçlü ve sakin duruşundan cesaret almış; başını dik tutup annesinin gözlerinin içine sevgiyle bakmış: “Ana,” demiş, “sen benim anamsın, başımın tacısın. İçindeki endişeleri, korkuları görürüm ama ben senin sandığın gibi pısırık ya da güçsüz değilim. Bu yuva benim kaderim, buradaki mutluluk da benim seçimimdir. Sen sadece benim anam olarak kal ki, kalbim seni hep hürmetle sarsın.”demiş.

Onlar büyükleri hayatlarının tam ortasından yavaşça geriye, kendi yerlerine çektiklerinde, kulakları sağır eden o dırdırlar, yargılar ve uğultular birden bıçak gibi kesilmiş. Evin içini büyük, huzurlu bir sessizlik kaplamış. Gölgeler çekilince geriye sadece birbirinin gözünün içine bakıp, tüm zorluklara rağmen el ele yürüyen iki mutlu insan kalmış. Onlar ermiş muradına, geçmişin tüm dertleri şifa bulmuş kendi yolunda… Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazanın, biri sırrını anlayan eşlerin, biri de yükünü sahibine iade edip hakkı teslim edenlerin başına…

Yazar Notu:

Bu masal, kahramanın dış dünyadaki canavarlarla değil, soyunun geçmişten bugüne taşıdığı görünmez bağlarla ve gölgelerle olan olgunlaşma yolculuğunu anlatır. Geleneksel masal ögeleriyle harmanlanan hikaye, aslında derin bir aile sistemi şifasını barındırır.
Sistemik yaklaşımlarda, yarım kalmış sevdalar, arkada bırakılan sevdicekler ve ebeveynlerin hayal kırıklıkları sistemin görünmez hafızasında birer yük (ah) olarak birikir. Çocuklar, ebeveynlerine duydukları gizli bir sadakatle onların mutsuz kaderlerini ya da yaşanmamış hayatlarını kendi omuzlarına alırlar. Hikayenin kahramanı olan genç lokman, tam da bu kederleri dönüştürmek için doğmuştur; fakat şifanın yolu büyüklerle savaşmaktan veya onları kurtarmaya çalışmaktan geçmez. Hakiki şifa, herkesin kaderine saygı duyup, geçmişin yükünü sevgiyle sahiplerine iade etmekle başlar.
Masaldaki bir diğer can alıcı nokta ise çocukların kendi yollarında mutlu ve özgüvenli yürüyüşlerinin, mutsuzluğa saplanmış ebeveynler tarafından “bizi beğenmiyor, kibirlendi” şeklinde sitemle karşılanmasıdır. Kahraman, bu sitemlere öfkelenmek yerine, büyüklerin önünde saygıyla eğilerek ama araya şefkatli bir sınır çizerek hem kendi yuvasını korur hem de anne-babasını kendi yerlerine (arkasına) alır.
Genç kadının ise annesini yok saymadan, saygısını bozmadan ama kendi gücünü eline alarak kurduğu o net cümle, aile sistemlerinde “dışlama” tuzaklarına düşmeden nasıl sağlıklı sınırlar çizilebileceğinin en zarif örneğidir.
Büyükler hayatımızın tam ortasından çekilip arkamızda birer destekçi olarak kendi yerlerini aldıklarında, geçmişin o gürültülü uğultusu bıçak gibi kesilir. Çünkü ancak o zaman yüzümüzü geleceğe ve kendi yuvamıza dönebiliriz.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir