
Bu iki küçük afacan, kendilerine ait gizli bir krallıkta yaşıyorlardı. Adları Gölge ve Karamel idi. Krallıkları ise insanların “salon” dediği, alabildiğine uzanan parlak mermer ovalar, devasa beyaz dolap kaleleri ve üzerinde yuvarlanabilecekleri rengarenk kilim adalarından oluşuyordu.
Gölge, koyu renkli tüyleri ve bitmek bilmeyen enerjisiyle tam bir şövalyeydi. Karamel ise çizgili kürkü ve kurnaz bakışlarıyla krallığın en stratejik oyuncusuydu.
O gün, Desenli Kilim Adası’nın tam sınırında büyük bir mücadele başladı. Kimse bu savaşın neden çıktığını bilmiyordu; belki bir toz zerresi, belki de havada uçuşan hayali bir sinek yüzündendi. Gölge sırtüstü yere yatmış, dört patisini birden havaya kaldırarak en ölümcül savunma pozisyonunu almıştı. Karamel ise onun üzerine doğru hamle yaparak gücünü kanıtlamaya çalışıyordu.
Onlar kilimin üzerinde amansız bir güreşe tutuşmuşken, krallığın en uzağında, mermer ovanın kenarında devasa bir siluet belirdi: Dev Sandalet.
İki yumak bir an için duraksadı. Dev Sandalet orada öylece duruyor, büyük bir sakinlikle onları izliyordu.
“Bak,” diye fısıldadı Karamel, patisini Gölge’nin yüzüne bastırırken. “Dev bizi izliyor. Bence bu görkemli savaşı kimin kazanacağını görmek istiyor.”
“O zaman ona gerçek bir gösteri sunalım!” diye mırıldandı Gölge ve kendini hızla yana doğru yuvarlayarak Karamel’in arkasına geçmeye çalıştı.Birbirlerine sarıldılar, yuvarlandılar, patileri havada uçuştu. Biri diğerinin kulağını ısırmaya çalışıyor, diğeri ise arka bacaklarıyla hızlı tırmık vuruşları yapıyordu. Ama bu kavga can yakmak için değil, tamamen krallığın en neşeli kuralını yerine getirmek içindi: Kim daha çok yuvarlanırsa, ödül mama saatinde en önde o olurdu!
Birkaç dakikalık yoğun mücadelenin ardından iki küçük kahraman da yorgun düştü. Savaş, başladığı gibi aniden bitti. Gölge ve Karamel, Dev Sandalet’in sıcak gölgesine doğru biraz daha sokuldular, birbirlerine sokulup derin bir uykuya dalmadan önce krallığı bir gün daha başarıyla neşelendirmenin gururunu yaşıyorlardı.
