
Bir zamanlar, gökyüzündeki yıldızların fısıltısıyla toprağın derinliklerinden gelen sesin aynı ritimle çarptığı, “Göklerin Yasası”nın hüküm sürdüğü kadim bir diyar varmış. Bu diyarda yaşayan bilge Marcus ve meraklı kardeşi Quintus, bir gün nehrin kenarında otururken gerçek adaletin ne olduğunu tartışmaya başlamışlar.
Marcus, elindeki asasıyla göğü işaret ederek demiş ki; yasa dediğimiz şey ne bir insanın kağıda döktüğü mürekkep lekeleridir, ne de kalabalıkların bir ağızdan bağırdığı geçici kurallardır. Asıl yasa, evreni bir arada tutan, iyiyi kötüden ayırmak için tanrıların zihnine nakşedilmiş sonsuz bir akıldır.
O dönemlerde insanlar, müziğin tınısında bile bu kutsal dengeyi ararlarmış; çünkü bir şarkının notaları bozulduğunda, toplumun ahlakının da bozulacağına inanırlarmış. Masala göre, antik bir şehirde müzisyenler lirlerinin tellerini çok fazla gevşettiklerinde, o şehrin insanları da birbirine olan saygısını yitirir, huzur kaçarmış. Bir gün halk, sadece kendi çıkarları için yeni kurallar uydurmaya kalkınca, Marcus onlara atalarının sesini hatırlatmış: “Eğer bir yasa, evrenin bilgeliğinden ve o görünmez kutsal zihinden beslenmiyorsa, o sadece bir alışkanlık dalgasıdır ve ilk rüzgarda yok olup gider.”
O günden sonra insanlar, her kararlarında gökyüzündeki o büyük düzene bakmışlar; adaleti sadece mahkemelerde değil, bir şarkının uyumunda, bir çiçeğin açışında ve birbirlerine verdikleri sözlerin sadakatinde aramışlar.
