Güneş Ülkesi’nden Mühletin Ötesine Yolculuk



Vaktiyle, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi kitabını okuyan bir yolcu varmış. Yolcu sayfalar arasında ilerledikçe; yedi kat surla çevrili, her adımın bir kurala, her anın bir hesaba bağlandığı o aşırı “ayarlı” dünyayı keşfetmiş. Yolcu durup düşünmüş; belki de bu satırları zindanın karanlığında yazan yazarın ruhu o kadar daralmıştı ki, bu katı düzeni bir sığınak sanmıştı. Kendi içindeki o çaresizliği, bu piramidin taşlarına birer kilit olarak kazınmıştı.
Yolcu, bu boğucu düzenin duvarları arasından süzülüp gelen asıl hakikati fark edince, yazarın zindandaki o derin ve gizemli iç dünyasını değil, kendi ruhunun o sistemden dışarıya açtığı gizli kapıyı şu masala dönüştürmüş:
Yolun en başında, her bir zerreyi muazzam bir ölçüyle yaratan Asıl Mühendis, yolcuları menzile ulaştırmak için yolun kenarlarına bazı İşaretler yerleştirmiş. Rakamları birer ölçü, gökyüzünün kandillerini birer rehber, ruhun derin yankılarını ve zihnin sessizliğini ise birer şifa kapısı olarak bırakmış. Bu işaretlerin hepsi sessizce şunu fısıldıyormuş: “Biz sadece yolu hatırlatan, Mühendis’in lisanını konuşan aynalarız; asıl menzil biz değiliz.”
Ancak, zamanın kıyısında Mühendis’ten bir “Mühlet” alan o Kibirli Gölge, bu levhaları yerinden söküp kendi kulesine taş yapmış. Mühendis’in yol göstersin diye koyduğu sayıları “kaçınılmaz kodlara”, yıldızları “değişmez kehanetlere”, ruhun geçmiş yankılarını ise “aşılmaz prangalara” dönüştürmüş. Zihnin en duru hallerini bile insanı sadece kendi içine hapsetmek için birer duvar olarak kullanmış. İnsana dönüp; “Ruhunun kilidi bendedir, bu işaretlerin hükmü benim elimdedir; benim uydurduğum bu yollardan geçmezsen asla özgür olamazsın,” diyerek, aslında her biri birer “kapı” olan işaretleri, üzerine kendi gölgesini düşürerek birer “engel” haline getirmiş.
Yolcu, o kederli satırlarda tarif edilen kulenin duvarlarına sonradan kazınmış bu iddialı anlamlara hiç kulak asmamış. Çünkü o, gölgenin kendi rengine boyamaya çalıştığı bu işaretlerin aslında her birinin Mühendis’in özgür lisanı olduğunu biliyormuş. Bir sayıya bakmış; onun bir kilit gibi sunulsa da aslında Mühendis’in sonsuz matematiğinden bir parça olduğunu görmüş. Ruhun derin yankılarına bakmış; onların birer pranga değil, bizzat Mühendis’e yönelince aydınlanacak birer yol izi olduğunu fark etmiş. Zihnin sessizliğine bakmış; bunun bir kaçış değil, sadece O’nun sesini duymak için bir durak olduğunu anlamış. Anlamış ki; işareti okumak derin bir ilimdir, ancak o işareti Kaynak’tan koparıp tek başına bir hüküm gibi sunmak, gölgenin o mühlet içindeki puslu bir yanılsamasıdır.
Yolcu, gölgenin mühletinin dahi ulaşamadığı o gizli kapıyı fark etmiş: Tüm o karmaşık hesapları kıyıda bırakıp, adımlarını sadece asıl kaynağa, yani Mühendis’e doğru atmak. Levhaları sadece birer nihai sonuç gibi görüp onlara takılıp kalanların uydurduğu tüm o yolların ötesine, doğrudan o aydınlık yola doğru tek bir adım atmış. O adımı attığında, sayıları ve ruhun yankılarını birer pranga gibi gösteren o sahte kuleler bir illüzyon gibi dağılıp gitmiş.
Yolcu, elindeki Güneş Ülkesi kitabını sakince kapatmış. Anlamıştı ki; bir ruhu özgür kılan şey sistemlerin kusursuzluğu değil, mühletin ötesindeki o asıl kaynağa duyulan saf yönelişti. Bütün bu sayılar, yıldızlar ve ruhun derin izleri, onlara Kaynak’tan kopuk anlamlar yükleyenlerin elinde birer ağırlık; ancak saf bir niyetle Mühendis’e yönelenler için sadece lütfedilmiş birer yol göstericiymiş.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir