🍯 Altın Polenin Sırrı

Bir varmış, bir yokmuş; kadim bir ormanın güneşle yıkanan bir yamacında, her sabah büyük bir hevesle kanat çırpan küçük bir Arı yaşarmış. Bu Arı, en renkli çiçekleri bulur, en tatlı özleri toplarmış ama ne hikmetse kovanına döndüğünde peteği bir türlü dolmazmış. Biriktirdiği ne varsa ya rüzgâra karışır ya da kovanın derinliklerinde kaybolup gidermiş. Arı, kendi emeğinin neden buharlaştığını anlamaz, her gece “Acaba daha mı çok çalışmalıyım?” diye düşünmekten kanatlarına kramplar girermiş.

Bir sabah, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, ormanın en bilge sakini olan Asırlık Çınar Ağacı’nın gölgesine sığınmış. Arı, Çınar’ın geniş gövdesine konup derin bir nefes alırken, ağacın köklerinden gelen eski bir uğultu duymuş. Çınar dile gelmiş: “Senin peteğindeki boşluk, küçük arı, kanatlarının yorgunluğundan değil; sırtında taşıdığın Görünmez Bir Gölge’nin ağırlığından geliyor.”

Arı hayretle Çınar’ın yosun tutmuş kabuklarına bakmış. Çınar ona kovanın hafızasını göstermiş. Orada, kovanın en yüksek peteğinde duran, vaktiyle tüm ormanın hayran kaldığı balları biriktiren Büyük Ata Arı’yı görmüş. Bu Ata Arı, bir zamanlar topladığı tüm emeğini bir gece ansızın kaybetmiş. Sabaha uyandığında kovanının boş kaldığını görünce kalbinde öyle derin bir boşluk hissetmiş ki, o günden sonra kovanın hafızasına “Çalışsak da elimizde kalmıyor” korkusu fısıldanmış. Bu korku, bir sarmaşık gibi dolana dolana kovanın diğer peteklerine ulaşmış; orada yaşayan Mahzun Bir Ana Arı da bu eski kaybın rüzgârıyla üşümüş ve “Eğer çok balımız olursa sevdiklerim elimden alınır” diyerek kalbinin kapılarını bolluğa kapatmış.

Bizim küçük Arı, farkında olmadan bu eski korkuları kendi kalbinde taşıyormuş. Kendi peteğini bırakıp kovanın büyüklerinin ve kardeşlerinin yapması gereken ne varsa hepsini kendi kanatlarına yüklüyormuş. Küçük Arı kovanın taze bir çiçeği olmak yerine, herkesin koruyucusu olmaya çalıştıkça rızkın yolu tıkanmış; çünkü bir nehir asla yukarı doğru akmazmış.

Asırlık Çınar fısıldamış: “Bak küçük arı, kökler suyu içer, dallara verir, en son uçtaki çiçek açar. Sen bu kovanın en uçtaki çiçeğisin. Onların sorumluluklarını sen taşıyamazsın; ama onlara teşekkür edip kendi yerinde neşeyle parlayabilirsin.”

Arı, bu sözlerle derin bir nefes daha almış. Kalbindeki o ağır düğümün çözüldüğünü hissetmiş. Önce Büyük Ata Arı’ya, sonra Mahzun Ana Arı’ya sevgiyle bakmış ve şöyle fısıldamış:

“Sizi görüyorum. Yaşadığınız her zorluğu ve kaybettiğiniz balları saygıyla kalbime alıyorum. Sizin yeriniz kovanın en başında, benim yerim ise sizden gelen bu taze petekte. Başkalarının yüklerini artık yere bırakıyorum. Sizin rüzgârınız sizin kanatlarınızda kalsın, benim kanatlarım ise artık kendi gökyüzümde süzülsün… Yolunuzu size emanet ediyor, şimdi bana gelen rızkı neşeyle kabul etmeyi seçiyorum.”

O an, Arı’nın sırtındaki o Görünmez Gölge dağılarak pırlanta gibi parlayan altın polenlere dönüşmüş. Arı, ilk defa bu kadar hafiflediğini hissetmiş. Kanatlarını çırptığında, topladığı her bir damla özün peteğine bereketle dolduğunu görmüş. Kovanın büyüklerinden ona doğru akan sevgi ve rızık, tıpkı olması gerektiği gibi, yukarıdan aşağıya doğru bir nehir gibi çağıldamaya başlamış.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir