
Bir zamanlar, gözleri masmavi bir Deniz Kızı yaşarmış. O gözlerde, annesinin kalbinde saklı, adı konmamış bir hüzün denizinin yansıması varmış. Annesi bu hüzün denizini öyle iyi gizlermiş ki, kimse varlığını fark edemezmiş. O, ne zaman neşelenmeye çalışsa, bu hüzün denizi sessizce taşar, küçük dalgaları Deniz Kızı’nın ruhuna ulaşırmış.
Deniz Kızı büyüdükçe, içinde hep bir boşluk hissetmiş. Ne zaman bir balıkla oynamak istese ya da parlak yosunlardan bir taç yapmak istese, o boşluk büyür, içini bir soğuk kaplarmış. Annesinin gözlerinde okyanusun tüm huzurunu görüyormuş gibi davranırmış. Sanki aralarında görünmez bir buzdağı varmış ve Deniz Kızı, o buzdağının annesinin Gözyaşı Denizi’nden sızan kederle oluştuğunu bilmezmiş. Bu buzdağı, annesiyle arasındaki mesafeyi korur, onları yakınlaştırmazmış.

Bir gün bilge bir deniz kaplumbağası, Deniz Kızı’na yaklaşmış. “İçindeki o boşluk, senin değil, annenin kalbindeki okyanustan geliyor,” demiş. Deniz Kızı şaşırmış. “Ama ben annemin gözlerinde neşe görüyorum,” demiş. Bilge kaplumbağa, “Gözlerinle gördüğün yansıma, kalbinle gördüğünse gerçek,” diye yanıtlamış.
Deniz Kızı, annesinin yanına yüzmüş. Bu kez aceleyle değil, durarak, kalbini dinleyerek bakmış annesine. Yüzündeki her bir çizgiyi, omuzlarındaki görünmez yükü, gözlerindeki derin kederi hissetmiş. Sanki annesinin tüm acıları ve anıları, ona sessizce fısıldıyor gibiymiş. Derin bir nefes almış, gözlerini kapatmış ve hissettiği her şeyi kabul etmiş.

O an, aralarındaki o buzdağı erimeye başlamış. Buzdağının erimesiyle birlikte, annesinin acısı da bir sır olmaktan çıkıp, paylaşılan bir hikâye haline gelmiş. Deniz Kızı’nın içindeki boşluk, sıcak bir ışıkla dolmuş. Artık annesinin kederi, onun kendi kaderi değilmiş. Deniz Kızı kendi ışığını görmüş, geçmişiyle barışmış ve kendi hayatını daha aydınlık bir şekilde inşa etmeye başlamış.
