
Bir zamanlar, gökyüzünün her daim puslu olduğu, rüzgarın eski hikayeler fısıldadığı uzak bir diyarda, kalbi camdan bir kale kadar narin bir çocuk yaşarmış. Bu çocuk, her sabah güneş doğmadan uyanır, evin içindeki sessiz koridorlarda parmak uçlarında yürürken kendi gölgesinden bile özür dilermiş. Evin duvarları yüksek, tavanları süslüymüş ama çocuk için bu görkemli yuva, içine sığamadığı dar bir ayakkabı gibiymiş. Evin içinde varlığıyla yokluğu bir olan, kalbine giden yolu bir türlü bulamayan o yabancı çehre, aralarına görünmez bir duvar örmüş; sunduğu yemekte tuz, bakışında ise ışık yokmuş. Çocuk, bu mesafeli nezaketin soğukluğunda üşür, her akşam kapıdan girecek olan babasına çevirirmiş gözlerini. Ancak baba, zamanında çocuğun öz annesini bir kenara itmiş, onu hayatlarından sessizce uğurlamış yorgun bir dev gibiymiş. Babasının bu sert kararına ve sessizliğine duyduğu derin sadakat, çocuğu bir zincir gibi bağlamış; annesi hayatta ve bir nefes kadar yakın olsa da, babasına olan gizli borcu yüzünden ona doğru tek bir adım bile atamamış.
Yıllar geçmiş, o çocuk büyümüş, kendi yuvasını kurmuş ve bir anne olmuş. Yanında ona bir eşten öte, hiç sahip olamadığı o güvenli ana kucağı gibi şefkat gösteren bir adam varmış. Ancak huzur sandığı bu limanda, kendi küçük yavrusunun dinmek bilmeyen fırtınalarıyla sarsılmaya başlamış. Küçük çocuk, durup dururken hırçınlaşır, sanki dünyanın tüm kederini omuzlamışçasına ağlama krizlerine girermiş. Genç kadın, yavrusunun bu hırçınlığında kendi çocukluğunun o yutulmuş hıçkırıklarını görünce, babasına olan sadakat zincirlerini kırmaya karar vermiş. Bir sabah, motorunun anahtarını almış, küçük yavrusunu arkasına sıkıca oturtmuş ve rüzgarı göğüsleyerek yıllardır kalbine mühürlediği o yola düşmüş.
Yolun sonu, kırlangıçların yuva yaptığı, zamanın ağır ağır aktığı mütevazı bir eve çıkmış. Motoru durdurduğunda, kalbinin atışı kulaklarında uğuldarken, küçük yavrusu motorun üzerinde ona öyle bir sarılmış ki, sanki annesinin içindeki tüm korkuları çekip alıyormuş. Kapı açılmış; yıllar geçse de gözlerindeki o derin, dingin ışığı hiç yitirmeyen öz annesi karşısında belirmiş. Kadın, motorun üzerinden inip küçük çocuğunu kucağına aldığı gibi annesine doğru yürümüş. İki kadın, biri hayatın ağırlığını diğeri ise yeni filizlenen ruhun tazeliğini taşıyarak birbirlerine kavuşmuşlar. Anne, kızının boynuna dolanmış; kızının omzunda ise küçük yavrunun minik kolları varmış.
Annesi, o derin tefekkürün içinden gelen sesiyle, “Yavrum,” demiş. “Baban beni hayatın dışına bıraktığında heybemde sana verebileceğim bir dünya yoktu ama bak, şimdi hayat sana kendi yolunu bulup geri getirdi.” O an, babasına duyduğu o kör sadakatin aslında sadece bir veda olduğunu, asıl kavuşmanın şimdi, bu kucaklaşmayla başladığını anlamış. Küçük çocuk, anneannesinin kokusunu içine çekerken hırçınlığı bir sis gibi dağılmış. Kadın, motoruna geri döndüğünde artık yalnız değilmiş; içine yerleşen o büyük huzurla, geçmişin tozlu yollarını geride bırakıp evine doğru, bu kez kendi sesiyle ve kendi ışığıyla sürmeye başlamış. O günden sonra kimse o aileyi puslu diyarda görmemiş, çünkü onlar artık gölgelerin değil, güneşin olduğu yerde, birbirlerinin kalbine sığınarak yaşamaya başlamışlar.
