
Eskiden, her ayrıntıyı büyük bir dikkatle inceleyen, gökyüzündeki yıldızlardan topraktaki minerallere kadar her şeyi kusursuz bir düzen içinde tutmaya çalışan, ormanın en bilgili ve araştırmacı ağacı varmış. Bu ağaç, zihninde bitmek bilmeyen fırtınalar koparan devasa bir arşiv taşımış; dalları geleceğe uzanırken aklı hep geçmişteki rüzgarlı hatıralarda asılı kalmış. Gövdesindeki küçük, sert benekler ve sürekli tazelenen kabuklar, aslında içerideki yaralı ve yumuşak özü korumak için toprağın altından aceleyle çağırılmış birer savunma askeriymiş.Bu ağaç henüz bir fidan bile değilken, onu besleyen topraklar birbirine çok yakın, aynı soydan gelen akraba köklerin birbirine dolandığı karmaşık bir yuvaymış. Bu aşırı yakınlık ormanın doğal mesafesini bozmuş; ağacın zihnini sürekli bir gürültüye, bitmek bilmeyen bir analiz mesaisine hapsetmiş. Üstelik onu var eden büyük ağaçların arasındaki denge tamamen sarsılmışmış. Onu koruması gereken büyük anne ağaç, şefkat göstermek yerine her şeyi kontrol eden sert ve baskın bir güce dönüşmüş; yanındaki ulu ağaca karşı bile yıkıcı rüzgarlar estirerek ona şiddet uygulamış. Roller öyle bir birbirine girmiş ki, yuva olması gereken yer bir savaş alanına dönmüş.Ancak en derin ve sarsıcı yarayı, fidanın en mahrem sınırlarının bizzat kökleri tarafından paramparça edildiği o dilsiz karanlık açmış. Koruması gerekenin avladığı, en kutsal sınırların hiçe sayıldığı o yasak dokunuş, ağacın ruhunda devasa bir deprem yaratmış. Bu büyük ihlalin ve ihanetin yarattığı dehşet, ağacın derisinde birer savunma kalkanı, birer siper gibi donup kalmış. Ağaç, her bir deri kalkışında ve yeniden ördüğü her sert tabakada, aslında geçmişin o ağır utancını ve kendisine ait olmayan o karanlık yükü dışarıda tutmaya, canını kurtarmaya çalışmış.Zihni geçmişin bu parçalanmış hayaletlerinde ve bitmemiş eski bağlarda kaybolurken, yanındaki sadık çınar ağacına bir eş gibi değil, sığınılacak güvenli bir baba gölgesi gibi tutunmuş. O çınar ise sabırla beklemiş; bir gün bu sert kabukların altındaki gerçek sevginin kendisine akacağını ümit etmiş. Oysa ağacın içindeki o görülmemiş, duyulmamış küçük çocuk, cebinde şekerlerle kıpır kıpır koşmak istermiş; sadece aydınlık bir gelecek düşlermiş ama kimse onun bu neşeli çocukluğunu, o paramparça edilmiş masumluğunu fark etmemiş.Derken bir gün, ormanın en sessiz köşesinden gelen bilge bir esinti ağaca yaklaşmış ve ona, başkasının yarattığı o büyük yıkımı kendi derisinde tamir edemeyeceğini fısıldamış. Ona, akraba toprakların yarattığı o zehirli düğümü çözmek zorunda olmadığını, asıl gücün dışarıya ördüğü bu sert zırhlarda değil, içerideki o şeker dağıtan ve her şeye rağmen hayatta kalan neşeli çocukta saklı olduğunu anlatmış.Ağaç o an anlamış ki; gövdesindeki o koruyucu siperler artık savaş bittiği için dökülebilir, altından taze ve yumuşak bir hayat fışkırabilirmiş. Zihnindeki o ağır yükü ve başkasına ait olan o korkunç ihlali toprağın en derin karanlığına, asıl sahiplerine iade ettiğinde, ne korunmaya ne de saklanmaya ihtiyacı kalmış. Kendi sınırını ruhuyla yeniden çizmiş ve geçmişin gölgelerini serbest bırakmış.Siper ağacı, o derin uykusundan uyanıp köklerindeki ağır yükü toprağa bıraktığı an, dallarının arasından küçük, parlak bir Işık Kesesi belirmiş. Bu kese, yıllarca saklanmak zorunda kalan o kıpır kıpır çocuğun hiç bitmeyen şekerleri ve geleceğe dair umutlarıyla doluymuş. Ağaç, içindeki o küçük çocuğu şunları fısıldamış: “Bunca zaman o sert kabukların arkasında beni beklediğin, her fırtınada sessizce şekerlerini paylaştığın ve hayatta kalmaktan vazgeçmediğin için sana teşekkür ederim. Artık o ağır zırhlara ihtiyacımız yok. Sen özgürce koşabilir, cebindeki şekerleri ormana neşeyle saçabilirsin. Artık görüldün, artık güvendesin.”O an, ağacın gövdesindeki benekler birer birer dökülmüş ve her birinin yerinden bembeyaz, yumuşak bir ışık süzülmüş. Zihnindeki o eski “hatıra dosyaları” rüzgarda uçuşan kağıtlar gibi dağılıp gitmiş. Siper, yanındaki ulu çınara ilk kez bir baba gölgesi gibi değil, bir hayat arkadaşı gibi bakmış. Gökyüzü hiç olmadığı kadar berrak, gelecek ise o küçük çocuğun şekerleri kadar tatlıymış.Gökten üç elma düşmüş; * Biri, bunca yıl zırhlarının içinde o küçük çocuğu sevgiyle saklayan ve artık özgür bırakan masalın kahramanına, * Biri, sabırla bekleyen, baba gölgesi olmaktan çıkıp gerçek bir yoldaş olmayı ümit eden o sadık çınara, * Biri de, bu sarsıcı hikayeyi dinleyip kendi içindeki o gizli “siperleri” fark eden ve şifalanmaya niyet eden herkesin başına…

Yazarın Notu:
“Herkesin bir siperi vardır; kimisi korkudan, kimisi utançtan, kimisi de sadece hayatta kalabilmek için örer o duvarları. Bu masal, o sert kabukların dökülme mevsimine dairdir. Kendi içindeki ışık kesesini bulanlara ve o yükü toprağa bırakma cesareti gösterenlere selam olsun. Gökten düşen üç elmanın biri de, kendi sınırlarını ruhuyla yeniden çizenlerin başına…”