Gölgelerin Ve Işığın Şarkısı

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbinin içinde koca bir ordu taşıyan ama o ordunun sesinden kendi fısıltısını duyamayan bir Küçük Yıldız varmış. Bu Yıldız’ın sarayında üç yoldaş yaşarmış: Her şeyi ölçüp biçen Zihin, yükü sırtlanan Beden ve gökyüzüne sevdalı Ruh.Zihin, sarayın en kalabalık odasında oturur, hiç durmadan sorular sorar, gürültüler çıkarırmış. Aslında bu gürültüyü, içerideki o derin sessizliği ve babadan gelen kadim kederi duymamak için bir kalkan gibi kullanırmış. Zihin sustuğunda ise bu koruyucu kalkan bir anda düşer; Küçük Yıldız o güne kadar uydurduğu tüm güvenli hikâyelerden çıkıp, boğazındaki o taş gibi sert olan çıplak gerçekle yüz yüze kalırmış.Beden ise bu karmaşanın ortasında çok yorulmuş; boğazında koca bir taşın varlığıyla yaşarmış. Bu tıkanıklık ne hayatın asıl tadını geçirmeye, ne bir lokmayı huzurla yutmaya, ne de derin bir nefes almasına izin verirmiş. Diz kapaklarında ise hiç bitmeyen bir ağrı varmış. Bu ağrı, aslında tıpkı babasının dizlerindeki ağrı gibiymiş. Küçük Yıldız, babasına olan sessiz ve derinden sevgisiyle, onun yükünü ve sızısını kendi dizlerine yüklemiş; “Bak baba, ben de senin gibiyim” diyerek bu sızıyı bir sadakat nişanı olarak yıllarca taşımış.Ruh ise bu sarayda kendini hep misafir gibi hissedermiş. Gökyüzüne bakıp kaçmak isterken, bedendeki o tıkanıklık ve dizlerdeki o ağır sızı onu yeryüzünde asılı bırakırmış. Ruh, en çok Baba ağacına yakın durmak istermiş; çünkü Baba, bu bahçede varmış ama yokmuş gibi duran, kendi sessizliğinde yaşayan uzak bir diyarmış. Ancak bu sessizliğin, boğazdaki o düğümün ve dizlerdeki o sızının kökleri çok eskilere, Babanın kendi kök atalarından süzülüp gelen bir yutulamamış keder mirasına dayanırmış. Ataların söyleyemediği sözler boğazda bir taş, taşıyamadıkları yükler ise dizlerde bir ağrı olup Küçük Yıldız’da hayat bulmuş. Sarayın bahçesinde iki büyük çınar varmış; Anne, Küçük Yıldız’ı var eden asil bir çınarmış ama kendi diğer dallarıyla o kadar meşgulmüş ki sevgisi bazen çok uzaktan gelirmiş. Baba ise o derin sessizliğiyle, Anne ile dalları hiç kesişmeyen, aralarında derin bir uçurum olan başka bir tepeymiş.Bir gün Küçük Yıldız, içindeki bu kalabalığı karşısına almış. Zihnin gürültüsünü dindirmiş, boğazındaki o koca taşı ve dizlerindeki o tanıdık ağrıyı masaya koymuş. O gün sarayda ilk kez gerçek bir sessizlik olmuş. Yıldız, önce Zihin’e “Sessiz kalabilirsin, artık gerçeği görmeye hazırım” demiş. Sonra boğazındaki tıkanıklığa ve dizlerindeki sızıya şefkatle bakıp; “Sizi görüyorum. Babama olan sevgimden dolayı onun ağrısını, atalarımın kederini taşıdım. Ama artık biliyorum ki; babamı sevmek için onunla aynı acıyı çekmek zorunda değilim. Bu yükleri ve ağrıları artık asıl sahiplerine, babamın köklerine hürmetle iade ediyorum. Sizleri onurlandırıyor ama kendi yoluma hafifleyerek devam ediyorum” diye fısıldamış.O an Ruh’a “Artık kaçmana gerek yok, bu hafiflikle güvenle köklenebilirsin” demiş. Zihin sustuğunda Beden hafiflemiş; boğazdaki o taş eriyip gitmiş, dizlerdeki o sızı yerini sağlam ve özgür adımlara bırakmış. Küçük Yıldız, Anne ve Babasının arasındaki o uçurumun onların kaderi olduğunu, o boşluğu kendi bedeniyle doldurmak zorunda olmadığını anlamış. Hayatın akışını artık her şeyin arkasındaki sonsuz kaynaktan içmeye başlamış. O günden sonra Küçük Yıldız, gökyüzünün ışığı ile yeryüzünün köklerini kendi kalbinde birleştirmiş; artık yarım değil, tam bir ışık olarak parlamaya başlamış.

Ses kaydını, müzikle birlikte dinleyebilirsin.

Bütünsel Onarım:

​Ruhu özgürleştirirken bedeni asla ihmal etmiyoruz. Aile diziliminde ruhun ulaştığı o huzuru; aralıklı oruç, kök sebzelerle zenginleştirilmiş Akdeniz diyeti, şarkı söylemenin Vagus siniri üzerindeki iyileştirici gücü ve bilimsel temelli desteklerin (D3K2’den Magnezyum’a uzanan o hücresel onarıcıların) birleşimiyle bedende kalıcı kılıyoruz. Kendi yuvasından uzakta, başka kucaklarda büyümenin yarattığı kök salma güçlüğünü; şimdi kendi hücrelerini şefkatle, pancar ve yer elması gibi toprağın gücünü taşıyan gıdalarla besleyerek ve kendi sesinin tınısıyla bedeni titreştirerek iyileştirebilirsin. Hücrelerine, ‘Artık kendi toprağındasın ve güvendesin’ demenin en somut yolu budur.

✨ OLUMLAMA: “Köklerim artık kendi bedenimin güvenli toprağında. Kendi sesimle, kendi şarkımla ve hücrelerime gösterdiğim şefkatli özenle geçmişin sızısını iyileştiriyorum. Kendi yuvamda, kendi canımda, kendi özgür sesimde güvendeyim.”

📩 Siz de kendinize özgü masalınızı dinlemek istiyorsanız; Instagram’daki (#drdemetuzunnohutçu) ‘Bütünsel Sağlık ve Yaşam Analizi Formu’nu doldurun. Ruhunuzun hikayesini bedenin diliyle birlikte okuyalım.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir