Emanet Bahçesi ve Gölgeli Yol

​Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarların birinde, kapısı her daim açık, mutfağında hep ocağı tüten, bahçesindeki her çiçeği sevgiyle sulanan huzurlu bir “Gönül Yuvası” varmış. Bu yuvanın kurucuları, paylaşmayı seven, her varlığa bir anlam katan, cömert ve sabırlı insanlarmış.​Günlerden bir gün, bu yuvaya uzak fırtınalardan kaçıp gelen, kanatları biraz yorgun, bakışları biraz puslu bir Gezgin gelmiş. Yuvanın sahipleri, bu Gezgini büyük bir nezaketle karşılamışlar. Ona sadece sofralarını değil; ufkunu, neşesini, hatta bahçelerindeki en ferah gölgeleri bile sunmuşlar. Gezgin, bu yuvanın sunduğu taze nefesle dinlenmiş.​Ancak Gezgin, daha önce hiç bu kadar dingin bir sevgiyi ve karşılıksız bir kucağı bir arada görmemiş. Kendi geldiği yerlerde hep bir mücadele, hep bir kıyas ve yoksunluk varmış. Yuvanın içindeki o saf huzur, Gezgin’e bir süre sonra ağır gelmeye başlamış. Parlak bir ışığın gözü alması gibi, yuvanın sükuneti bazen onun içindeki eski fırtınaları uyandırmış.​Gezgin, bu yeni dünyada kendine bir yer açmak istiyormuş. Kendi rengini, kendi elinin izini bu güzel bahçeye katmak için büyük bir heves duyuyormuş. Ancak bu hevesle adımlarını atarken, bazen toprağın altındaki ince kökleri, bazen de yılların emeğiyle oluşmuş zarif dengeleri fark edemiyormuş. Kendi çiçeğini dikmek isterken, bahçenin kadim çiçeğinin yerini değiştirebiliyormuş. Bu, sadece “ben de buraya aitim” deme çabasıymış; ama bu aceleci çaba, bazen bahçenin asıl huzurunu biraz gölgeleyebiliyormuş.​Bazen gökyüzü güneşliyken aniden bir rüzgar çıkarmış ya da havada uçuşan küçücük bir toz tanesi Gezgin’in eski yaralarını sızlatırmış. Öyle anlarda Gezgin, çevresindeki sevgiyi ve neşeyi bir yük gibi hisseder, kendi içindeki o eski ve sessiz boşluğa çekilmek istermiş. Kendi hikayesini bu yuvanın bolluğuyla kıyasladıkça, içindeki gölge bir süreliğine adımlarının önüne geçermiş.​Yuvanın sahipleri, Gezgin’in bu sessiz gidiş gelişlerini ve bahçedeki acemi dokunuşlarını sabırla izlemişler. Bunun bir “olgunlaşma sancısı” olduğunu biliyorlarmış. Bir meyvenin tatlanması için güneşin yakıcılığına, bir fidanın büyümesi için rüzgarın direncine ihtiyacı varmış. Gezgin de “emanetin” ne demek olduğunu, başkasının emeğine nasıl incelikle dokunulacağını ve sevginin içinde sadece “almanın” değil, olduğu gibi “kabul etmenin” de saklı olduğunu henüz öğrenme yolundaymış.​Bu yuvayı kuranlar biliyorlarmış ki; her can, bir başkasının bahçesine girdiğinde önce kendi rüzgarını estirir. Ancak zamanla, o bahçenin sessizliğini ve köklerini dinlemeyi öğrenirmiş. Bir gün Gezgin de kendi içindeki o fırtınayı dindirdiğinde, başkasının açtığı alanın ve gösterdiği sabrın ne kadar kıymetli olduğunu kendiliğinden fark edecekmiş. O güne kadar yapılacak en güzel şey, ona sessiz bir alan bırakmak ve bu gönül yolculuğunun tamamlanmasını güvenle beklemekmiş.​Gökten üç elma düşmüş; biri sevgisini cömertçe paylaşıp beklemeyi bilenlerin, biri o sevgiyi koruyan sağlam köprülerin, biri de bir gün kendi huzurunu bulacak olan o Gezgin’in başına…

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir