
Francis Bacon’un Yeni Atlantis kitabının sayfalarına dalan okur, orada bir şey hissetti. Acaba bu bir masal mıydı, yoksa yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan soğuk ve vakur bir elin dokunuşu mu?Sayfalar çevrildikçe oda küçüldü, duvarlar silindi ve okur kendini o ıssız okyanusun ortasındaki Bensalem adasında, devasa bir şantiyenin tam ortasında buldu. Ancak bu şantiye ne taştandı ne de çamurdan; bu, insanlığın ve geleceğin yeniden tasarlandığı gizli bir atölye gibiydi.
Okur hissetti: Bu satırları yazan adam sıradan bir yazar değil, elinde gelecekten gelme planlarla geçmişin tozlu odalarına sızmış bir zaman yolcusu gibiydi. Yazdığı her kelime, sanki bir binanın temelini atan o ağır ve kararlı çekiç darbeleri gibi yankılanıyordu.
“Bak,” dedi içindeki ses, “burada tesadüfe yer yok. Burada sadece nizam var.”
Adanın kalbindeki o meşhur Mabet, sadece bilginlerin toplandığı bir okul değildi. Okurun penceresinden bakınca orası; ham taşı yontmaya yemin etmiş, doğayı kendi cetvellerine göre yeniden çizmiş bir kardeşliğin ilk sessiz toplantısıydı. İsimler henüz yüksek sesle söylenmemiş, simgeler henüz önlüklere işlenmemişti ama o ruh, o seçilmişlik hissi ve o hiyerarşik düzen sayfaların arasından sızıp okurun zihnine tüm ağırlığıyla çökmüştü. Bu masalda devler ya da periler yoktu. Bu masalda; bilgiyi bir hazine gibi saklayan, dünyayı görünmez iplerle ve akılla yönetmeye hazırlanan, ışığı sadece hak edenlere sızdıran “Usta Zihinler” vardı. Onlar, o günün sessizliğinde, modern dünyanın karmaşık çarklarını çoktan yağlamaya başlamışlardı. Okur kitabı kapattığında, elinde tuttuğu şeyin bir kağıt yığını değil, modern dünyanın gizli anayasası olduğunu anladı. Penceresinden dışarı baktığında artık sadece binaları görmüyordu; her yapının üzerinde o kadim ve sırlı gönyenin görünmez izini fark ediyordu.Ve belki de, dedi içinden okur; Bacon bu kusursuz dünyayı hayal ederken, insanın doğaya hükmetme arzusunun nereye kadar varabileceğini gösteren devasa bir ayna tutmuştu. Bu ütopya, içinde hafif bir ‘Tanrıcılık’ iması barındıracak kadar keskin olsa da, aslında sadece zihnin varabileceği en uç nizamı temsil ediyordu. Sonradan o sırlı yollarda yürüyenler, kendi nizamlarını bu köklü fikirlerle akraba kılmış olabilirlerdi. Bu masal, sonradan gelecek olan tüm o sessiz bağlılıkların ve nizama adanmış yolların sadece ilk ve en net yansıması gibiydi.
