
Bir varmış, bir yokmuş… Anadolu’nun ortasında, gökyüzünün sonsuz maviliğiyle bozkırın sarı sıcaklığının buluştuğu yerde, ismi “Eski” ama ruhu her daim “Genç” bir şehir varmış. Bu şehir, Porsuk Çayı’nın sularıyla yıkanan, lületaşının kalbinde uyuyan bir sanat ve emek diyarıymış.
Masalımız, toprağın altında uyuyan kadim Frigya krallarının bıraktığı emanetlerle başlar. Eski zamanlarda, bu şehrin temelleri Frigyalıların bin bir emekle pişirdiği o sağlam tuğlalarla atılmış. O tuğlalar ki, sadece binaları değil, şehrin düzenli ve vakur yapısını da örmüş. Yüzyıllar geçmiş, bu tuğlaların üzerine yeni hikayeler eklenmiş. Şehrin her köşesinde yükselen asırlık çınarlar, dallarını göğe uzatarak bu büyük dönüşüme şahitlik etmiş.
Zamanın birinde, bu şehirde demir ve çeliğin dansı başlamış. Anadolu’nun bağrından kopan ustalar, büyük bir heyecanla lokomotifler üretmiş, rayların üzerinde umudu taşımışlar. Gün gelmiş, bin bir zorlukla ama sönmez bir inançla ilk yerli otomobil olan Devrim Arabası’nı bu topraklarda var etmişler. O araba, sadece çelikten bir gövde değil; Eskişehir insanının “biz yapabiliriz” diyen gür sesiymiş.
Şehir büyüdükçe, Porsuk’un kıyısında bir sanat rüzgarı esmeye başlamış. Bir bilge başkan çıkmış; ismi Yılmaz olan bu vizyoner usta, bozkırın ortasındaki bu şehri bir Avrupa başkenti zarafetiyle yeniden yontmaya başlamış. Onun dokunuşuyla Porsuk’un suları temizlenmiş, üzerlerinde venedik gondolları süzülmeye başlamış. Çamurlu sokaklar yerini resimle, müzikle ve tiyatroyla nefes alan caddelere bırakmış. Şehrin her yanı; camdan bal mumu heykellerine, havacılıktan denizciliğe kadar çeşit çeşit müzelerle donanmış.
Ancak bu gelişim, şehrin tadını ve ruhunu asla unutturmamış. Odunpazarı’nın dik yokuşlarından aşağı, lületaşı ustalarının bembeyaz tozuyla karışık bir koku yayılırmış. Bir yanda nar gibi kızaran Çi Böreklerin çıtırtısı, diğer yanda tırnak pidesiyle buluşan o efsanevi Balaban Köftesi… Ağızları tatlandıran Met Helvası ve içi hazine dolu Nuga Helvası, sanatla doyan ruhları lezzetle taçlandırırmış.
Bugün Eskişehir’e giden her yolcu; düzenli caddelerinde yürürken Frigya’nın mirasını hisseder, müzelerinde Devrim’in gururunu görür, Porsuk kıyısında keman seslerini dinlerken bir yandan da fırından çıkan sıcak lezzetlerin kokusunu içine çeker. Bozkırın ortasındaki bu vaha, lületaşından bir Anka Kuşu gibi her sabah sanata, bilime ve huzura uyanır.
Gökten üç lületaşı düşmüş; biri bu şehri imar eden ellere, biri bu sanatı yaşatan yüreklere, biri de Eskişehir’in düzenli sokaklarında huzurla yürüyenlere…

https://www.instagram.com/reel/DVBdK8NiCzb/?igsh=bzB5NmNwbXZ2NGwz