Mülksüz Yolcu ve Emanet Çatı

Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın evvelinde, insanın dünyaya “sahibim” dediği, oysa aslında sadece birer konuk olduğu kadim bir diyar varmış. Bu diyarda, evler birer kale, tapular ise birer ferman sanılırmış. İnsanlar, bir çatı altına girdiklerinde dünyadaki tüm korkularının bittiğini, beton duvarların onları her türlü felâketten koruyacağını sanır, “Evim var, artık güvencedeyim” diyerek huzurla uyurlarmış. Oysa kaderin rüzgârı esip de bir deprem veya doğal afet geldiğinde, o ömürlük kalelerin saniyeler içinde kül olduğunu, insanların bir anda avuçlarında hiçbir şey kalmadan kala kaldığını kimse hesaba katmazmış.

Günün birinde, kırk yıl boyunca dişleriyle tırnaklarıyla kazıyıp taş üstüne taş koyarak bir yuva inşa eden bir yolcu varmış. O da yuvasını “güvenli bir liman” beller, ömrünü o dört duvarın içinde emniyete alacağını sanırmış. Lakin bir vakit gelmiş, kaderin rüzgârı esmiş ve yolcu, o limanı terk etmek durumunda kalmış. Başka bir ufka yerleşmek üzere yola revan olmuş ama kaderin gizli eline çarpmış; kapılar birer birer kapanmış, betonun soğuk yüzü ona nasip olmamış.O vakit, eşin dostun hatırını gözeten, kadirşinas bir büyük, “Üst katı size ayırdık, bir çatı da bizden olsun,” demiş. Yolcu bu hediyeyi incitmemek için kabul etmiş; yuvasından kalan eşyalarını alıp o üst kata taşımış. Lakin yolcu, kalbini oraya bırakamamış. Çünkü o ev, ileride üç kardeşin her birinin hakkının olduğu, henüz bölünmemiş bir emanet imiş. O kat, kendi elleriyle kurduğu bir ev değil, üç kardeşin ortak hakkının gölgesinde duran bir “misafirhane” imiş. Yolcu bazen başka diyarlarda eşyalı odalarda konaklamış, dönüp gelmiş, o üst kattan bir parça eşya almış, bir gece orada uyumuş, sonra yine rüzgârın peşine düşmüş. Bazen o yokken kardeşler, konuklar uğrar, orada yatıp kalkarlarmış; yolcu ise buna hiç yüksünmemiş. Çünkü o, o evin sahibi değil, tıpkı hayatın kendisi gibi orada da sadece **”oyalanan bir misafir”** olduğunu biliyormuş.Yolcu o gün, tüm o beton yığınlarının aslında ne kadar kırılgan bir illüzyon olduğunu fark etmiş. İnsanoğlunun “evim var, güvencedeyim” diye övündüğü o kalelerin, bir depremle saniyeler içinde harabeye döndüğünü, bir doğal afetle insanların bir anda avuçlarında hiçbir şey kalmadan kala kaldıklarını görmüş. Anlamış ki; “Mal da yalan, mülk de yalan, gel biraz da sen oyalan” derlerken atalar, boşuna dememişler. O, dişle tırnakla kurduğu o ağır yükten, bitmek bilmeyen vergi ve masraf zincirinden kurtulunca, aslında kendi içindeki en büyük hazineye ulaşmış.Artık o, paylaşımlı bir hakkın olduğu o çatı altında bile olsa, sınırları başkalarının çizdiği bir kalenin tutsağı değilmiş. Gönlü o duvarlara sığmıyor; artık o, rüzgârın yönüne göre özgürce kanat çırpan bir yolcuymuş. Elindekiler birer eşyadan ibaretmiş; lazım olduğunda alır, gerek kalmadığında bırakır, hayata kök salmaya değil, hayattan geçmeye bakarmış.

Zamanın efendileri, insanları “hiçbir şeye sahip olmayacaksınız ve mutlu olacaksınız” diyerek bağımlılık ağlarına hapsetmeye çalışırken; bu yolcu oyunun kuralını bambaşka bir yerden değiştirmiş. O, mülksüzlüğü bir yoksunluk değil, gönüllü bir hafifleme olarak seçmiş. Başkaları ona “hiçbir şeyin yok” diye dayatırken, o, “benim mülk hırsına ihtiyacım yok ki” demiş ve sahip olduklarını bir amaç değil, hayat yolunda kısa bir oyalanma aracı kılmış. Böylece o ağın içine hapsolan değil, kendi gerçek özgürlüğüne adım atan bir yolcuya dönüşmüş.Gökten üç elma düşmüş; biri malın mülkün geçiciliğini bilip huzura erenlerin, biri ileride kardeşler arasında bölüşülecek bir hakkın üzerinde bile misafir kalabilme erdemini gösterenlerin, biri de hayatı bir konaklama bilip gönlünü hiçbir duvara hapsetmeyenlerin başına…

Yolcu, o günden sonra kendi masalını, eşyalarını sırtında değil gönlünde taşıyarak, özgürlüğün gölgesinde yazmaya devam etmiş.

Aile Dizilimi Analizi

Bu masal, aile dizilimi perspektifinden bakıldığında, nesillerdir süregelen “güvenlik arayışı” travmasının, bireyin kendi iradesiyle şifalandırıldığı bir “kader dönüşüm” hikayesidir. Yolcunun kırk yıl boyunca inşa ettiği o “güvenli liman”, aslında atalarından devraldığı “hayatta kalmak için sahip olmalısın” kodunu temsil eder; ancak bu yapının sarsılması, sistemin artık “sahip olma” (ego) odaklı enerjiden, “olma” (öz) odaklı bir bilince geçişi zorunlu kıldığını gösterir.Üç kardeşin üzerinde hakkının olduğu, tapusu henüz bölünmemiş ve sınırları belirsiz o emanet çatı, aile diziliminde “iç içe geçmiş sınırlarınsembolüdür. Yolcunun orayı “sahibi” olarak değil, bir “misafir” olarak kullanması, aile ağacındaki mülkiyet kavgalarından, tapu bağımlılıklarından ve “ait olma” uğruna kendini feda etme döngüsünden kaçınma becerisidir. Bu duruş, kardeşler arasındaki olası mülkiyet gerilimlerinin dışında kalarak “tarafsızlık erdemini” korumak demektir.Depremlerin veya felaketlerin mülkü yok etmesi gerçeği ise kolektif vicdanın bir uyarısıdır: “Siz öldüğünüzde yanınızda götüremeyeceğiniz bir beton yığınına ruhunuzu neden hapsediyorsunuz?” Yolcu, bu gerçeği idrak ederek mülkü bir “gaye” olmaktan çıkarıp “araç” haline getirdiğinde, aile sistemindeki “korku mirası” kendiliğinden erir. Artık o, sistemin “sahip ol ve güvende kal” diyen karanlık komutunu değil, “ol ve özgürleş” diyen kendi içsel sesini takip etmektedir.

Kısacası bu masal, bir ailenin nesillerdir taşıdığı “kıtlık bilincini” ve “güvenlik takıntısını” şifalandıran bir dönüm noktasıdır. Yolcu, birikimini bir betona gömmeyerek, onu ruhunun uçuşu için bir “kanat” olarak kullanmıştır. Böylece hem kendi hayatını prangalardan kurtarmış, hem de soy ağacına “eşyaları sırtında değil, gönlünde taşıyarak” da huzurla yaşanabileceğini göstermiştir.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir