
Zamanın ilmek ilmek örüldüğü, kadim bir dokumanın tam kalbinde başladı her şey. Bir ruh, üzerine giydirilmiş ağır ve süslü bir pelerinle uyandı bu rüyada. Pelerin o kadar uzundu ki, uçları kendinden önceki kuşakların ayak izlerine dolanıyor, her adımında onu geçmişin derin kuyularına doğru çekiyordu.
Bu pelerin, başkalarının fısıltılarından dikilmişti. Kimisi ona bir otorite maskesi takmış, kimisi sessizliğin korunağına saklamış, kimisi de onu görünmez bir yarışın içine fırlatmıştı. Ruh, aynalara baktığında kendi yüzünü değil, birbiriyle çatışan gölgeler görüyordu. Bir yanda köklerinden gelen o sarsılmaz asalet, diğer yanda ise hiç sönmeyen bir yetersizlik yangını…
Ruh, bu devasa dokumanın içinde akmaya karar verdiğinde, önce o sertleşmiş düğümlerle karşılaştı. “Sen busun,” diyordu bir ses, “şuraya aitsin, bu ağırlığı taşımalısın.” Oysa o, sadece bir numara ya da bir tanım olmak istemiyordu; o, bir nehir gibi bükülmek, kayaların arasından süzülmek ve sonunda kendi denizini bulmak istiyordu.
Yol boyunca, kalbindeki o ince sızının aslında bir pusula olduğunu fark etti. Ne zaman bir baskı hissetse, ne zaman bir ses onu küçültmeye çalışsa, içindeki o kadim ninenin sıcaklığı bir mesaj gibi ulaşıyordu ruhuna.
Bu, bin yıllık bir döngünün kırılma anıydı. Atalarından miras kalan o ağır hüzün, ruhun ellerinde birer ışık hüzmesine dönüşmeye başladı.Artık kıskançlığın sert rüzgarları estiğinde savrulmuyor, öfkenin ateşinde kavrulmuyordu. Çünkü biliyordu ki; o sinsi sesler, o baskıcı gölgeler aslında sadece iyileşmeyi bekleyen yaralı birer parçaydı.
Ruh, kendi sesini bulmak için diğerlerini susturmak zorunda olmadığını anladı; sadece kendi içindeki sessizliğe güvenmesi yeterliydi.Ve pelerin, yavaş yavaş çözüldü. İpler birer birer gevşedi, düğümler yumuşadı.
Ruh, artık bir başkasının hikayesinde figüran değil, kendi sessiz masalının tek anlatıcısıydı. Sıcak bir nefes gibi yayıldı dünyaya; hem çok yakın hem de tüm tanımlardan alabildiğine uzak… Kendi varlığının o saf, duru ve isimsiz huzurunda akıp gitmeye başladı.
