Gümüş Köklerin Gölgesindeki Yaralı Fidan

Zamanın birinde, ulu bir ormanın kalbinde, kökleri toprağın en derin sırlarına uzanan, dalları ise gökyüzüne hasret bir Fidan yaşarmış. Bu Fidan, özünde çiçek açmaya hazır, ışığı kendi içinde saklı bir pınarmış. Ancak ne zaman özündeki ışığa dönse, toprağın altından gelen karanlık ve ağır bir sızıyla aşağı çekildiğini hissedermiş.
Bu sızı, Kök-Ana ve Kök-Ata’dan gelen; geçmişin fırtınalarında dalları kırılmış, birbirine yabancılaşmış ve sevgiyi ağır bir yük gibi taşımış yorgun bir mirasmış. Fidan, o köklerin mağlubiyetine, o yorgun hallerine bakıp onları sertçe yargılamış. “Ben sizin gibi olmayacağım,” demiş; “Sizin çektiğiniz o ağır acıları çekmeyecek, sizin düştüğünüz o kuyuya düşmeyeceğim.” Onları sevmemeye, onlarla bağını koparmaya yemin etmiş.
Fakat evrenin gizli bir kuralı varmış: Neyi yargılarsan, ona dönüşürsün. Neyi kalbinden dışarı itersen, onu kaderin olarak sırtında taşırsın.
Fidan, köklerini yargıladıkça, farkında olmadan onlara en derinden sadık kalmış. Onların yükünü reddetmek yerine, o yükü bir miras gibi damarlarına çekmiş. Üstelik daha en başlarda, dışarıdan gelen izinsiz ve sert bir gölgenin özüne değmesiyle, ışığında derin bir çatlak oluşmuş. O günden sonra, kendi ışığından utanır, kendi sesinden korkar olmuş.
Zamanla, içindeki o çatlağı kimse görmesin diye etrafına görünmez duvarlar örmüş. Güvende hissetmek istedikçe, aslında güvenli olan her şeyden, onu gerçekten sarmalayacak dürüst ve şefkatli yollardan kaçar olmuş. İçindeki o kırık ses, ona hep “Sen sevilmeye layık değilsin, sen incinmeye mahkûmsun,” diye fısıldarmış.
Bu yara ve köklerini yargılamanın getirdiği gizli sadakat, Fidan’ı tuhaf bir döngüye sokmuş. Etrafına hep bu fısıltıyı duyan, köklerinin yarım kalmış hikâyelerini tamamlayan gölgeler çekmiş. Kendi pınarını kuruttuğu için, suları kendine akan bir kaynak olmak yerine, her gelene kapısını açan, kendini yok sayan bir kuyuya dönüşmüş.
Ömrüne, zaten başka baharların peşinde koşan, kalbi uzak diyarlarda mühürlü olan ve ona sadece kısa molalar veren göçebe rüzgârları ve fırtınalı bulutları çekmiş. Fidan, o rüzgârlar biraz daha kalsın, o bulutlar ona can suyu versin diye en taze yapraklarını, en güzel kokularını onların yoluna sermiş. Onları iyileştirmek, fırtınalarını dindirmek için kendi özsuyundan, kendi canından verirken; o vefasız rüzgârlar, onun bu cömertliğini alıp arkalarına bile bakmadan uzak diyarlara savrulmuşlar. Fidan ise her seferinde biraz daha yorgun, biraz daha eksik ve dalları biraz daha çıplak kalmış. Dürüst ve sadık topraktan, onu her mevsim koruyacak ulu çınarlardan kaçmış; çünkü onların sükûnetine ve hakikatine inanacak kadar kendini kıymetli görememiş.
Bir gece, yine tükenmiş halde bir su kenarına çöktüğünde, ormanın koruyucu ruhu ona fısıldamış:
“Sen bir kuyu değilsin ki her gelen kova daldırsın. Sen, suları sadece kendine akan gizli bir pınarsın. Köklerini yargıladığın sürece, onların zincirlerini kendi bileklerine takıyorsun. Onların acısını çekerek borcunu ödeyemezsin. Onları ancak oldukları gibi kabul edip, o yükü toprağa iade ederek özgürleşebilirsin. Ve ruhundaki o eski yara… O, ışığını çalamadı, sadece görmeni engelledi.”
Fidan o gece, köklerine doğru derin bir nefes göndermiş. Kök-Ana ve Kök-Ata’ya bakmış; onların yaralarını, hatalarını olduğu gibi görmüş. “Sizi yargıladığım için özür dilerim,” demiş sessizce. “Sizin acınız size, benim ışığım bana ait. Sizi onurlandırıyorum ama kaderinizi artık taşımıyorum.”
O an, prangaları çözülmüş. Köklerle olan o sağlıksız acı ortaklığı bitmiş. Yerini huzurlu bir mesafeye bırakmış. Masal bu ya; Fidan, kendi hikâyesinin kahramanı olmuş ve o eski yarayı, kendi ışığıyla şifalı bir kaynağa dönüştürmüş. Artık kendi ışığıyla aydınlanan, güvenli ve huzurlu bir yolda, sadece kendisi olarak yürümeye başlamış.


Yazarın Notu:

Geçmişin izleri, bazen bize ait olmayan suçları birer pranga gibi ruhumuza asabilir. Özgüvenin kırılması ve beraberinde gelen o sonsuz “vericilik” hali, aslında ruhun o eski yarayı sevilerek kapatma çabasıdır ve bilinçdışı bir sadakat biçimidir. Gerçek şifa, dışarıdaki eksik sevgide değil, insanın kendi yarasına bizzat kendisinin merhem olmasında ve “Sizin kaderiniz size, benimki bana” diyebilme cesaretindedir. Ancak o zaman kendi masalımızı yaşamaya başlayabiliriz.

Penceremden İnciler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir